Âlim Mi Ârif Mi?

Tarih : 2020-03-10 / Kategori : Kültür & Sanat

Âlim Mi Ârif Mi?

         Otuz altı yaşında son bulan bir yaşam… Yirmi yıllık sanat yaşamına yüz otuzun üzerinde eser sığdıran üretken bir kalem… Sırp ve Yunan savaşlarında bulunup Yanya Kalesi savunmasında Yunanlılara esir düşen, Balkan acılarına tanıklık edip bunları önce güncesine sonra öykülerine damıtan bir isim…

 
 
Bu isim, Türk Edebiyatına derin iz bırakan Ömer Seyfettin’dir. Tanzimat, Servet-i Fünun, Fecr-i Ati’nin ağırlığından sıyrılıp öze dönmek gerekliliğini şiar edinerek bu doğrultuda halka önce halkın diliyle seslenmek gerektiğinin altını “Yeni Lisan” makalesiyle çizmiştir. Mauppasant tarzı hikâyelerinde bilinçli bir şekilde günlük konuşma dilinin tüm canlılığıyla atasözlerimizden, deyimlerimizden, efsanelerimizden, halk hikâyelerinden sık sık faydalanarak anlatımını daha etkili kılmaya çalışmıştır.
 
Başını Vermeyen Şehit, Kütük, Ferman, Kızılelma Neresi?, Pembe İncili Kaftan, Vire gibi hikâyelerinde tarihsel olaylardan; Bomba, Beyaz Lale, Nakarat, Hürriyet Bayrakları’nda Balkan acılarından; Çanakkale’den Sonra, Mefkure, Aleko Bir Çocuk’ta Çanakkale Savaşı’ndan beslenirken İlk Namaz, Falaka, Kaşağı gibi hikayelerinde çocukluk ve gençlik anılarına götürür okurları. Kurumuş Ağaçlar, Herkesin İçtiği Su, Üç Nasihat gibi hikâyelerinde masal ve fantezileri de canlandırır. Primo Türk Çocuğu, Ashab-ı Kehfimiz’de Türkçülük düşüncesini telkin etmekten çekinmez.
 
 
Eserlerinde öz kaynaklarımıza eğilmemizin önemini vurgulayan, cesaret veren, güçlü günlerimizi hatırlatarak moral aşılayan bir hal vardır. Anadolu irfanını önemseyen yazarın bu yönünü Reşat Nuri Güntekin, Anadolu Notları adlı gezi yazısında bir anekdotla çok güzel aktarır:
 
“Hikâye eskidir. Büyük harp yıllarına ait. Ömer, mekteplerden birinde edebiyat muallimiydi. Merhumu yakından tanımış olanlar pek iyi bilirler, bazen bir şeyi diline dolar, günlerce onu tekrar ederdi. O zaman da bir şey tutturmuştu: “İlim başka, irfan başka… Arif başka, âlim başka.” diyordu. Derin bilgisi ve çok okumasıyla şöhret almış bir muallim arkadaş bir gün Ömer’e takılmak istedi: “Ömer Bey, ilim başka, irfan başka, diyorsunuz ben buna pek akıl erdiremiyorum. Lütfedin de, bunu bir anlatın!” dedi.
 
Ömer: “Başkadır cancağızım, dedi, kızmazsanız bir misalle anlatayım. Mesela siz çok okumuşsunuz, âlimsiniz fakat arif değilsiniz. Bizim serhademe okumamıştır. Binaenaleyh âlim değildir fakat ariftir.”
 
Muallim arkadaş biraz bozuldu. Fakat Ömer darılacak bir insan olmadığı için renk vermedi, herkesle birlikte güldü geçti.
 
 
Sekiz on gün kadar sonraydı. Ömer, bir gün muallimler odasına sevinçli bir havadisle geldi: “Müjde, diyordu. Avustralya’dan iki yüz vagon şeker geliyormuş… Şeker, dehşetli ucuzlayacak.”
 
Ömer sık sık İttihat ve Terakki Merkez-i Umumisi’ne gidip geldiği için diğer bazı arkadaşlarla beraber âlim dediğimiz arkadaş da havadise inandı ve memnuniyet gösterdi.
 
Bir iki dakika sonra odaya giren serhademeye Ömer, aynı havadisi tekrar etti. Fakat o, pek seviniyor gibi görünmedi, terbiyeli bir tavırla: “İnanma beyim, yem borusudur bu. Avustralya şekeri bulsa kendisi yer!” dedi.
 
Ömer, çocuk gibi ellerini çırparak zıplamaya başladı. Âlim arkadaşa: “Yalan mı söylemişim cancağızım, dedi, bak siz bütün ilminize rağmen bu havadise inandınız. Fakat o, yutmadı cancağızım. Çünkü onda ilim yok, ama irfan var.”
 
Anadolu insanının âlim olmasa da arif yanını her fırsatta vurgulaması, üzerinde durulması gereken bir gerçekliği barındırır. Sezginin önemine işaret eder.
 
Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı nasıl ki vicdanın mührü ise Ömer Seyfettin’in Kaşağı adlı hikâyesi de benim için odur. Anlatıcı çocuk, bir gece gizlice ahıra girip atı tımar etmek ister. Kaşağıyı gizlice alıp tımar etmeye başlar fakat beceremez.
 
Kaşağı kırılınca saklar kaşağıyı. Suçu ise ceza alma korkusuyla kardeşi Hasan’a yıkar. Kardeşi bu olaya çok üzülür. Hasan, bir gün hastalanıp yatağa düşer. Ölmek üzeredir. Anlatıcı çocuk, vicdan azabı çeker ve Hasan’ın suçsuz olduğunu söylemek ister fakat o gece Hasan ölmüştür.
 
 
Yalan söylemenin olumsuzlukları, birine suç atmanın ne kadar yanlış bir davranış olacağı iz olur hikâyeyi okuyacak çocuklarda.
 
Ömer Seyfettin hikâyelerinin çocuklar için uygun olup olmadığı tartışılıyor malum üzere. Buna dayanak olarak da hikâyelerinde çocuk muhayyilesi için ürkütücü sayılabilecek sahnelerin yer almasıdır. Bu, bir nebze doğru olsa da zamane çocuklarının astılı, kestili, kanlı bilgisayar oyunlarına tanıklık edince bu söylem bir nebze yersiz kalıyor. Ürkütücü sahneler olsa da hikâyenin tamamında verdiği duygu, düşünce iyi okunmalı. Diyet adlı hikâyesindeki Koca Ali’nin kendi kolunu kesmesi ürkütücü gelebilir ama genel çerçeveye baktığımızda hikâyenin verdiği anlamlı mesajlar vardır. Verilen bir borcun, yapılan yardımın başa kakılmasının yaratacağı hüsranın hikâye olarak vücut bulmuş halini görürüz. Oysa bir elin verdiğini diğer el bilmemeli anlayışı esas olmalıdır.
 
Koca Ali üzerine yıkılan ağır bir suçlamayla subaşı karşısına çıkarılır. Yapmadığı bir hırsızlık suçundan kolunun kesilmesi cezasına çarpıtılır. Demircilik yapan, tüm işlerini eliyle yapan Koca Ali için bu karar bir felakettir. Şeriat kuralları gereği ancak diyeti ödenirse itham edilen suçtan aklanabilir. Sevenleri Koca Ali’nin diyeti ödensin diye dönemin zenginlerinden Kasap Hacı Mehmet’e giderler. Cimri adam, kabul ederek diyeti öder borcunu ödesin diye de Koca Ali’yi hizmetine aldırır. Koca Ali adamın her dediği işi yapar fakat kötü muamelesine sürekli diyeti başına kakmasına dayanamayarak sol kolunu bileğinden keserek yeniden özgürlüğüne kavuşur.
 
Karşılıksız iyiliğin erdemini, yapılan iyiliğin dillendirilmemesini, özgürlüğün önemini resmetmiş olur Diyet’ te.
 
Doğruluk, cesaret, akıl, bilgi, özgüven, temsilcilik, tevazu nasıl olur sorusunun cevabını da Pembe İncili Kaftan hikâyesinde bulabiliriz. Yaptığı fedakârlıktan hiçbir zaman övünmeyen, devletinin şanını yüceltmek için servetini değerli bir kaftan için harcayarak herkesin karşısına çıkmaya korktuğu Şah İsmail’in karşısına elçi olarak çıkan Muhsin Çelebi’nin elçi olarak huzura çıkış anındaki duruş örnek alınacak türdendir.
 
 
En sevdiğim hikâyelerinden biri de Kütük olmuştur. Askeri deha nasıl olur anlamış oluruz okurken. Kahramanlık, milli şuur içeren bir hikâyedir. Savaşı kazanmak için kahramanlığın, cesaretin yanında zekânın ne kadar önemli olduğunu anlatmaya çalışır. Milli, kahramanlık temalı birçok hikâyesinde zekanın önemine dikkat çekmesi altı çizilesi bir noktadır. Aslan Bey elindeki az kuvvet ile kaleyi düşüremeyeceğini anlayınca zekice bir plan hazırlar. Her gün ortadan kaybolup bir hayli vakit geçirerek döner. Komutasındakiler de bu kayboluşun merakı içindedir. Ve bir gün sisli havayı bekleyen Aslan Bey, planını uygular. Kesip yonttuğu devasa kütüğe top izlenimi vererip kaleye doğrultarak ceddinin yaptığı başarıları sıralayarak öyle bir etkili konuşma yapar ki… Konuşmanın etkisi ve devasa topun korkusuyla kaledekiler teslim olurlar. Yaklaştıklarında top zannettiklerinin kocaman bir kütük olduğunu gördüklerinde hayretler içinde kalırlar. Kan dökmeden zekayla da başarılar elde edilebileceğinin özeti olur Kütük.
 
İlgimi çeken hikâyelerinden biri de Yüksek Ökçeler’dir. Yüksek topuklu ayakkabılar, psikolojik bir sembole dönüşür. Hikâye yaş farkı olan çift trajedisini, ikiyüzlülüğü, otorite unsurlarını da satır aralarında işler.
 
Daha on üçündeyken zengin olduğu için altmış altı yaşındaki birine vardığından izdivaç denilen şeyden nefret etmiş Hatice Hanım vardır baş sahnede. Erkeğin hayali zihninde romatizme, balgam, pamuk, vandoz, tentürdiyot yığınlarından yapılmış pis, hoş olmayan bir hayal şeklindedir. İffet sahibi Hatice Hanım kendini ev işlerine, temizliğe, çalışanların denetimine verir. Kısa boyunu takıntı yaptığı için ev içinde bile yüksek topuklu ayakkabılar giyer. Ayakları su toplayıp baş dönmeleri artınca doktor, ev içinde terlik giymesini söyler. Yüksek topukları çıkarıp terlik giymeye başlayınca asıl hikâye başlar. Çalışanların huyu suyu değişir. Eleni’yi kendi diş fırçasıyla dişlerini fırçalarken, evlatlığı Gülter’i kilerde reçel kavanozunu boşaltırken görür. Mehmet’i et günü olmadığı halde koca bir sahan külbastıyı yerken yakalar. Bir hafta içinde on beşten fazla hırsızlığını, yolsuzluğunu görür çalışanların. Çaresiz tüm kapıları kilitler. Hatta bir gün aralık kapıdan gördükleri nefesini kesecek gibi olur. Mehmet, ocağın başındaki iskemleye çökmüş, bir dizine Eleni’yi bir dizine Gülter’i oturtmuş. Kalın kollarını ikisinin beline dolamış vaziyettedir. Bu rezaleti görmemek için gözlerini kapatan iffet sahibi Hatice Hanım, duyduklarına inanamaz ve bu değişimin nasıl ortaya çıkmış olduğunun cevabını da bulmuş olur:
 
“Ah o terlikler, her işimizi bozdu. Hanımın geldiğini hiç duyulmuyor. Ne yapsak yakalanıyoruz. Eskiden ne iyiydi. Yüksek ökçelerin takırtısından evin en üst katında kımıldadığını duyardık?”
 
 
O anki öfkeyle hepsini kovan Hatice Hanım onların yerine yeni çalışanlar alsa da durum değişmez. Yeni gelenlerde benzer sıkıntılar görür. Ruh sağlığı da iyice bozulmaya başlayan Hatice Hanım, çareyi tekrar yüksek topuklu ayakkabı giymekte bulur. Başı dönse de artık kafası rahattır.
 
Otorite ortadayken iş yapıp otorite unsuru ortada yokken işini boşlayan hatta arkadan iş çeviren karakterlere de dikkat çekilmiş olur. Hatice Hanım’ın tekrar yüksek ökçeler giymesi otoritesinin hissedilmesi, çalışanlarının ikiyüzlülüğüne tahammül için olunca ökçe, sorunlardan kaçışın sembolüne dönüşür.
 
Velhasıl, Ömer Seyfettin’in her bir eseri üzerinde dikkatle durulması gereken, kamera bakış açısıyla değil mercekle büyültülerek incelenmeye değer temaları, duyguları, düşünceleri barındırır. Bize ait olanı kendi dilimizle duyuşsal ve bilişsel olarak ele alarak çözümsel olarak ortaya koyar. Bu çözüm; ana dilimiz, ana değerlerimizdir. Hal böyle olunca Ömer Seyfettin’i iyi tahlil etmek, bir yurttaşlık borcudur.
 
 
Süheyla Karaca HANÖNÜ

Facebook Beğenenler

Henüz yorum yapılmadı!

Bu içerik için yorum yapılmadı. Yorum yapmak için aşağıdaki formu kullanınız.

Yorum Yaz!

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
* İşareti olan alanlar gereklidir.