Edebiyatçı Yazar Orhan Aras'ın Kaleminden Karakoyunlu Ata Ocağı.

Tarih : 2021-09-08 / Kategori : Kültür & Sanat

Edebiyatçı Yazar Orhan Aras'ın  Kaleminden Karakoyunlu Ata Ocağı.

"Bir göreydim ayrılığı kim saldı
Ülkemizde kim gırıldı, kim galdı?”
Uykudan uyanır uyanmaz neşeli bir ses duyuyor merakla kulak kabartıyorum. Bu ses tanıdık bir ses… Ama kim? Çabucak giyinip dışarıya çıkıyorum. Melek yüzlü bir genç hem yeğenim Çağlar’a yardım ediyor hem de makineli tüfek gibi konuşuyor?

“Kim bu delikanlı?” diye soruyorum.
“Molla’nın oğlu,” diyorlar.
Molla! Gence daha da dikkatle bakıyorum. Kırmızı yanaklı, güzel gözlü, cana yakın Rıza, yani takma adıyla Molla gelip gözlerimin önünde duruyor. Daha bir kaç yıl önce gencecik yaşında terk etti bu dünyayı. Demek sesini ve yüzünü bu dünyada bırakmış! Hem sevinç hem de hüzünle gencin yüzüne bakıyorum. O anda vefat eden diğer gençler aklıma geliyor. Zöhrap, İsmet, Keklik… Ölüm ne apansız şeysin sen!
Iğdır’a gelişimden iki gün sonra yine beni sarsan, yoran yollara düşüyorum. Bu kez istikamet Karakoyun İlçesi… Bu yollardan defalarca geçmişim! Kimi zaman bir dostla, kimi zaman yapayalnız… Şair Yahya Azeroğlu, Taşburun’da otururken Iğdır’a her gelişimde heyecanla ona koşardım. Kerpiçlerine, taşlarına koyunların kuzuların kokusu sinmiş evlerin arasında yürür, şiirden, şairlerden konuşurduk. Yahya, heyecanlı ve gür sesiyle hemen bir şiir okur, beni Ahmed Arif‘in deyimiyle “olmayacak hayallere” kaptırırdı.
Melekli Kasabası’nı geçtikten sonra hafif tepelikler başlıyor. Etrafa dağılmış siyah taşlar bir zamanlar ateşten bir canavara dönen Ağrı Dağı’nın lav parçaları. Ağrı en son 1840 yılında öfkelenmiş ama etrafa zarar vermeden yeniden sessizliğe gömülmüş.
Bu yörede oturanlar buralara “kirre” diyorlar. Ne manaya geliyor doğrusu bilmiyorum. Bir defasında mühendis Murat Can’la akşam bu tepeliklerin birinde oturmuş uzaktan görünen Erivan’ın ışıklarına bakmıştık.
Dedelerimizin o şehirden anlattıkları anıları tazelemiştik. Dedem Hacı Ahmet’in Erivan’da, Zal Hamamı’nın yanında dükkânları varmış. Bir gün görmek nasip olur mu bilemiyorum. Ben geçmiş günlerle meşgulken Sefer yan koltukta oturmuş anlattıkça anlatıyordu. Ördek avına gitmişler. Gölün üzerinden kalkan ördeklere tam ateş ederken güneş gözlerine düşmüş ateş edememişler. O anda yolun kenarında bir ördek sürüsü beliriyor. İki yeşil başlı ördek yavruları arkalarında salına salına otların arasına dalıyorlar.
Sefer bak, senin ördekler buralara kadar gelmişler, diyorum. Gülerek o av macerasını anlatmaya devam ediyor.
Karakoyun aslında bir köydü. Iğdır il olunca Karakoyun da ilçe oldu. Mezarlığı buranın tarihi bir yer olduğunu ortaya koyuyor. Zaten ismi de Karakoyunlu Devleti’ni işaret ediyor. Daha Iğdır’a gelmeden sevgili dostum Sefer Karakoyunlu beni buraya davet etmişti. Babasından kalan evi onarmış, “Ata Ocağı” adıyla adetâ bir müzeye çevirmişti.
“Gelince orada dostları ağırlayalım, büyük şair Şehriyar’ın ruhun şad edelim,” demişti.
Tereddüt etmeden kabul etmiştim. Şimdi heyecanla hem “Ata Ocağı”na hem de Şehriyar’ın o güzel ruhuna doğru yol alıyorduk. Sefer Karakoyunlu çalışkan, dost canlısı bir insan. Gülücük yüzünden hiç eksik olmaz. İki kez İstanbul’da görüşmüştük. Kadıköy’de, o isyankâr boğa heykelinin yakınında bin bir çabayla bir dernek açmış ve bütün zorluklara rağmen derneği ayakta tutuyordu. Azerbaycan’a olan sevgisi, kültüre, folklora verdiği destekle birlikte Iğdır’la da yakından ilgileniyordu.
Bana gönderdiği mesajda “Karakoyun’a girdikten sonra merkezde üç katlı mavi ev göreceksin, orası Karakoyunlu Ata Ocağı’dır,” demişti. Kardeşim Sefer’in av macerası bitmeden biz evi bulduk. Evin önü kalabalıktı. Sefer bey evin girişinde durmuş gelen konukları karşılıyor ve bahçedeki gölgeliklere yönlendiriyordu. Salgın nedeniyle kimse ile tokalaşmamaya çalışıyordum. Evin bahçesine girer girmez kırmızı beyaz güllerin ortasında buldum kendimi. Beyaz badanalı duvarların sardığı bahçede çeşit çeşit papatyalar, yediverenler, katmerli güller rüzgâr estikçe deniz dalgası gibi bir sağa bir sola akıyorlardı. Artezyenin önündeki küçük havuzun yanında bulduğum iskemleye oturdum. Etrafa göz gezdirdikçe Sefer Karakoyunlu’nun çabası ve emeği karşısında şaşırmıştım. Bahçe duvarlarına asılmış tarım aletleri beni 25-30 yıl öncesine götürüyordu. Babamla buğday biçmeye gidişlerimiz, babam tırpanla buğdayları biçerken türkü söylemesi, benim, kardeşim Sefer’le kavga ede ede tırmıkla geride kalan buğday başaklarını toplamamız bir film gibi gözlerimin önünden geçiyordu.
Bahçede neler yoktu ki… Iğdır ovasında tarım için kullanılan her türlü eşya bulunmuş, temizlenmiş ve duvardaki yerini almıştı. Aletlerin çoğunun ismini unutmuştum. Etraftaki insanlardan unuttuğum aletlerin ismini öğrenmeye çalışıyordum. Onlar isimleri hatırlattıkça bir başka hatıra gözlerimin önünde canlanıyordu.
Iğdır’lı yetkililer, siyasetçilerin yanı ısıra Zeynelabidin Makas,  Ziya Zakir Acar, Serdar Ünsal, Coşkun Oğuz, Mesut Oluz gibi gazeteci ve yazarlar da açılışa gelmişlerdi. Açılışta yapılan konuşmaların ardından büyük şair Şehriyar‘ı anmak için davetliler bir araya toplandılar. Zaten bahçenin girişinde Şehriyar’ın bir resmi ve o ölümsüz poeması “Haydar Babaya Selam” asılmıştı.
“Haydar baba gün dalını dağlasın
Yüzün gülsün, bulakların çağlasın
Uşakların bir deste gül bağlasın
Yel gelende ver getirsin bu yana
Belki benim yatmış bahtım uyana!”
Tebriz yakınlarındaki Huşgenap köyü, köyün sırtını dayadığı Haydar Baba Dağı sanki Karakoyun’la da yeniden canlanmıştı. Şehriyar’ın 1951 yılında yazdığı ve bir anda dillerde ezber olan şiiri geçmiş dünyayı günümüze taşıyan bir duygu kamerasıydı. Şehriyar’ın bu şiirini ilk kez lisede duymuş ve hemen bularak okumuş ve ezberlemiştim. Bu büyük şair, geçmişi adeta bir kitap olarak hazırlamış ve sayfa sayfa gözlerimizin önüne getirmişti. Şiirde ismi geçen insanlar, köy hayatı, gelenekler, doğa, hatta hayvanlar onun benzersiz şiiriyle ölümsüzlüğe kavuşmuşlardı. Gerçek sanatın amacı da bu değil miydi? İnsanoğlu ölümü ancak emeği ve sanatıyla yenebiliyordu.
Ben Şehriyar’ın şiiriyle döneminde yaptığı devrimi ve uyanışı anlattım. Zeynelabidin Makas Hoca ise onun “Ulduz sayarak gözlemişem her gece yarı” şiirini okudu ve açıkladı.
Tazelenen çaylar, arada bir Ağrı Dağı’ndan kalkan ve bahçedeki gülleri neşelendiren rüzgâr, ana dilimin kulaklarımda yankılanan melodisi beni biraz olsun kapitalizmin vahşi saldırısından uzaklaştırıyor ve kendime döndürüyordu.
Hep böyle güller arasında, hep şiirle Ata Ocağı’nda kalsam kıyamet mi kopacaktı?
Orhan ARAS

Facebook Beğenenler

Henüz yorum yapılmadı!

Bu içerik için yorum yapılmadı. Yorum yapmak için aşağıdaki formu kullanınız.

Yorum Yaz!

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
* İşareti olan alanlar gereklidir.